17 Haziran 2014 Salı

BAŞARIDA SÜREKLİLİK;JAMES BOND FİLMLERİ

Film seyretmek en çok keyif aldığım hobilerimden biridir. Yeni filmleri seyretmek kadar eski filmleri de tekrar tekrar seyretmek bana çok büyük keyif verir,bu şekilde seyrettiğim eski filmler daha ziyade spagetti western, pembe panter ve casusluk türlerinde çekilen filmlerdir. Bu filmler içinde ayrı bir yere koyduğum ve programımın olmadığı pazar sabahları yürüyüş sonrası seyrettiğim film Bond filmleridir. Bu filmlerin 52 yıldır nasıl bu kadar tutulduğu, neden bu kadar beğenildiği, neden sinema tarihinin en uzun zaman devam eden seri filmi olduğu, 1962 yılından beri çevrilen 23 filmin sinemalarda 200 milyon kişi tarafından seyredilme başarısını nasıl elde ettiği, 3,5 milyar € hasılatı nasıl elde ettiği konusu beni bu filmleri daha başka bir gözle incelemem konusunda zorladı. Başarının tesadüf ya da konjonktüre bağlı olmadan sürekli olabilmesi ve tekrarlanabilmesi aslında gerek ülkemizde ve gerekse dünyada çok fazla karşılaşmadığımız bir durum. Bence sürekliliği sağlayacak en önemli unsur kişi ya da kurumlarda günü yakalamak ve demode olmamaktır.

Bond filmleri aslında 1958'de Ian Fleming’in yazdığı seri romanlardan 6.sı olan Dr.No ile başlamış ve Ian Fleming 1965’te ölene kadar senaryo yazımına katkı sağlamıştır. Aslında çekilen her filmde kurgulanan hikâye hemen hemen aynı olmasına rağmen her bölümü ilgi ile izlenmiştir. Ünlü romancı Umberto Eco’nun Bond filmleri ile ilgili görüşleri aslında bu ilgiyi bir ölçüde açıklamaktadır. Seyircilerin memnuniyeti kendilerini kurallarını, parçalarını ve sonuçlarını bildikleri bir oyunun içinde bulmalarından kaynaklanmaktadır. Fleming’in senaryoları, "kitlelerin eğlencesi olarak donatılmış tipik bir kaçış makinesi olarak ele alınabilir” ifadesini kullanmıştır. Eco’ya göre de sabit bir takım ilişkiler üzerine kurulmuş olan Bond filmlerinde temel yapıyı oluşturan öğeler aynıdır ve bu yapı aslında sinema seyircisini fazla uğraştırmadan hikâyeyi değişik yer ve kahramanlarla tekrar tekrar seyretme rahatlığına götürmektedir.

Temel hikâyenin temel taşları hemen hemen bütün filmlerde aşağıdaki şekilde gelişir;

1. Bond tatilde güzel bir kadınla beraberken ani bir emirle merkeze çağırılır.
2. Büyük patronun sekreteri Moneypenny ile kısa bir flört eder.
3. Büyük patron olan Gizli Servisin Başkanı M, Bond’a tehlikeli ve gizli bir görev verir.
4. Bond göreve gitmeden son dönemde geliştirilen aletlerle/otomobille tanıştırılır ve uygulaması için kendisine teslim edilir.
5. Bond ve genelde dünya için tehlike yaratan Kötü adamla karşılaşır.
6. Bond kullandığı son model ve çok özellikleri olan otomobil veya sürat teknesi ile tehlikeli bir sürüş yapar.
7. Dünyanın en ilgi çekici şehirlerinden en az ikisinde en özel sokaklar da hikâye gelişir.
8. Bond, Kötü adama ilk darbeyi vurur (ya da tersi).
9. Bond ve kadın karşılaşır.
10. Bond ile kadın arasında erotik ilişki ve yakınlık kurulur.
11. Kötü adam Bond’u yakalar.
12. Kötü adam Bond’a işkence eder.
13. Bond Kötü adama nihai darbeyi vurur.
14. Bond iyileşir ama kadını bir şekilde kaybeder.

Bu arada filmde bolca şık kıyafetler, pahalı aksesuarlar, yatlar, son model arabalar, güzel kadınlar, uçaklar kullanılır. Kısacası Bond soğuk savaş dönemi ve sonrasında casusluk hikâyelerine olan ilgi nedeniyle hem edebiyat hem de sinemada büyük ilgi uyandırmış bir popüler kültür ikonu olarak nitelendiriliyor.

Bu serinin başarılı olmasının en önemli nedenlerinden biri olarak Hollywood yapımlarının dışında Bond’un İngiliz olması oldukça önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Bu yapımın İngiliz yapımcılarınca hazırlanması önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Nitekim oynayacak aktörlerin de İngiliz olması ve bunun özellikle seçilmesi bu filmi seyredecek çok önemli bir segmentte bir aidiyet duygusu yaratıyor. Nitekim elde edilen gişe hasılatlarında en az %30 unun İngiltere’den elde edildiği, İngiliz ağırlığı olan ülkeler ve Asya’daki gişe düşünüldüğünde %50 gelirin bu coğrafyalardan elde edildiği düşünülürse Holywood dışında bir yapıma sahip çıkılması arzusu öne çıkıyor.

Filmler ve filmlerde oynayan aktör ve rejisörler aşağıda sıralanmıştır. Herkesin tahmininin aksine en fazla Bond rolünü oynayan aktör Sean Connery değil Roger Moore'dur.

FİLMİN ADI
YIL
AKTÖR
REJİSÖR
1962
Connery, Sean
Young, Terence
1963
Connery, Sean
Young, Terence
1964
Connery, Sean
Hamilton, Guy
1965
Connery, Sean
Young, Terence
1967
Connery, Sean
Gilbert, Lewis
1969
Lazenby, George
Hunt, Peter R.
1971
Connery, Sean
Hamilton, Guy
1973
Moore, Roger
Hamilton, Guy
1974
Moore, Roger
Hamilton, Guy
1977
Moore, Roger
Gilbert, Lewis
1979
Moore, Roger
Gilbert, Lewis
1981
Moore, Roger
Glen, John
1983
Moore, Roger
Glen, John
1985
Moore, Roger
Glen, John
1987
Dalton, Timothy
Glen, John
1989
Dalton, Timothy
Glen, John
1995
Brosnan, Pierce
Campbell, Martin
1997
Brosnan, Pierce
Spottiswoode, Roger
1999
Brosnan, Pierce
Apted, Michael
2002
Brosnan, Pierce
Tamahori, Lee
2006
Craig, Daniel
Campbell, Martin
2008
Craig, Daniel
Forster, Marc
2012
Craig, Daniel
Mendes, Sam

Bond filmlerinin yapımcısı Broccoli “Her yeni Bond filminin öncekilerden daha büyük, daha iyi, çok daha fazla görülmeye değer, daha heyecanlı ve daha şaşırtıcı olması gerekmektedir" şeklinde yapım sırlarını vermektedir. Yeni tehlikeli sahneler, orijinal hileler, seyirciyi eğlendirmek ve heyecanlandırmak için oluşacak maliyeti her hâlükârda karşılamak ve en iyiyi ortaya çıkarmak herkesin ortak amacı olmuştur. Senaryo yazarları, yapım ekibi, sahne koordinatörü, rejisör ve yapımcı aylarca süren tartışmalar ve toplantılar sonunda filmin ana yapısını ve yapılacakları belirlemektedirler. Maliyetler her filmde oldukça yüksek çıkmasına rağmen tüm Bond filmleri gişede başarı elde ederek bu maliyetleri kat kat çıkarmış ve büyük kar sağlamıştır. Bu yaklaşım aslında doğru bir vizyonla birlikte takımın doğru kişilerden kurulması halinde takım çalışması ile birlikte nasıl başarı kazanılacağını gösteren ifadelerdir.

Diğer yandan sürekli olarak seyirci analizleri yapılarak çıkan eğilimler aslında senaryoda öne çıkan konuların belirleyicisi olarak kullanılmaktadır. Örneğin ilk yıllarda Bond çok sıkı bir sigara kullanıcısı ve günde yarım şişe içki içen birisi iken (Thunderball’da sağlık çiftliğine gönderilmiş, detox uygulanarak günde 60 adet el yapımı Balkan sigarası içme alışkanlığı terk ettirilmiştir) artık sigara içmemekte ve içkiyi de sosyal içici kıvamında içmektedir. Diğer yandan Bond bir kez evlenmiş (On her Majesty's Secret Service) aynı filmde eşi hızlı kullandığı araçla yaptığı kaza sonucu ölmüştür. Aslında bu da Bond’un seyirci eğilimlerince evli olmaması ve bağımsız olması beklentisini karşılanması olarak değerlendirilebilir.

Bond'un her bölümünde öne çıkan bir başka önemli unsur da film müziklerinin seçimi ve söyleyen şarkıcılardır. İlk yıllarda bu müzikler Barry-Marty Norman ikilisini şöhrete kavuşturmuş daha sonra Bond filmlerine ait müzik albümleri Shirley Bassey, Tom Jones, Nancy Sinatra, Paul McCartney, Duran Duran, Tina Turner, Madonna, Alicia Keys ve Adele gibi popüler ve başarılı şarkıcılar tarafından seslendirilmiş ve film müziklerini içeren albümler listelerde üst sıralara kadar çıkmayı başarmıştır.

Diğer yandan tüm Bond filmlerinde oynayan Bond kızlarının gerçekten son derece çekici ve güzel olmaları istenmiş ve Ursula Andress ile başlayan bu akım Halle Berry ve diğer birçok güzel kadın ile devam etmiştir. Son filmde Penelope Cruz da bu anlayışın bir devamıdır. Bond kızları basında sürekli yer alarak bu filmleri ön plana çıkaran bir başka özelliğidir bu filmlerin.

James Bond daima markaları seven ve kullanan bir karakter olarak betimlenmiştir. Bu bağlamda Bond filmlerinin düşünceyi yönlendirme etkisini, tüketim mantığı açısından filmlerde kullanılan markalar bağlamında irdelemek mümkündür. Bu noktada bilinçli ve planlı bir şekilde markaların sinema filmleri içeriğine yerleştirilmesi olarak tanımlanabilecek ürün yerleştirme uygulamasını Bond filmlerinde sıkça görmek mümkündür. Seyircilerin markalara olan düşkünlüğü düşünüldüğünde bu markaları görmek, bunun yanında bu markaları kullanmanın sofistikeliğini görebilmek bu filmlerde öne çıkmaktadır. Filmlerde otomobil, alkollü içecek ve saat markalarının yer aldığı üç ana kategoride markaların yoğunlaşması genel olarak uygulanan bir strateji olmuş bunların yanında daha düşük oranda olsa da bavul, havayolu ve cep telefonu markalarının yerleştirmeleri de kullanılmıştır. Bond serisi filmlerinde yer alan otomobiller incelendiğinde, serinin ilk filmi olan Dr.No’da Bond’un spor bir Sunbeam Alpine marka otomobil kullandığı görülmektedir. Bond daha sonra Altın Parmak filminde Aston Martin DB-5 modeline geçiş yapmıştır. Bond’un Aston Martin ile olan ilişkisi günümüze dek devam etmiş ve Quantum of Solace’da, Aston Martin’in DBS V12 modeli kullanılmıştır. Aston Martin’in yanı sıra daha birçok otomobil markası Bond filmlerinde yer almıştır. Otomobillerin metalik gri yani milenyum rengi olması da aslında önemlidir. Otomobilin rengiyle vurgulanmak istenen ileri teknolojinin ve yeni bin yılın ürünü olmasıdır. Diğer yandan bu otomobillere konulan bilgisayar monitörü görüntüsüyle de bu algı güçlendirilmek istenmektedir.

James Bond karakterinin “My name is Bond, James Bond” repliği kadar meşhur bir diğer repliği de “Shaken, not stirred” olarak sinema tarihine geçmiştir. Bu replik Bond’un çalkalanmış ama karıştırılmamış votka tercihi olarak ekrana yansımıştır. Bu nedenlerle alkollü içecek markaları Bond’un tercihi olmayı her zaman arzu etmiştir. Alkollü içecek markalarının bu filmlerde yer alma talebi sonucunda Yarın Asla Ölmez filminde Bond’un içeceği olarak Smirnoff yerleştirmesine yer verilmiştir. Casino Royale filmlerinde ise Bollinger şampanyaları kullanılmıştır. Ayrıca Heineken bira markası Quantum of Solace filmlerinde kullanılmıştır.

Bond filmlerinin bir başka önemli başarısı da teknolojik ürünlerin filmlerde sıkça kullanılmasıdır ki bu da bu konuya meraklı bir kitleyi filmlere çekmektedir.

Diğer yandan kötü adamların olağanüstü yaratıcı biçimde geliştirdikleri buluşlarını insanlık için değil dünyayı ele geçirme niyeti ile kullanmaları bir diğer ortak özelliktir. Soğuk savaş döneminde genelde Sovyetler Birliği bağlantılı olan bu ilişkiler artık kişilerin kurduğu organizasyonlara doğru kaymıştır. Bu filmlerde kötü adamların film sonunda yakalanıp emellerine kavuşamamaları da yine istenen bir son olarak belirlenmiştir.

Sinemaseverler 2015 yılında 24.sü çekilmekte olan ve başrolünü yine Daniel Craig'in oynadığı Bond kızı olarak ta Penelope Cruz'un seçildiği 24 adlı filmin ekim ayındaki galasını büyük bir sabırsızlıkla ve heyecanla bekliyorlar. Bu kadar zaman sonra bu heyecanı hala bu seviyelerde tutabilmek gerçekten inanılmaz. Her kurumun ve kişinin bu filmlerden alması gereken oldukça fazla dersler olduğu gözüküyor.

12 Haziran 2014 Perşembe

DÜNYA KUPASI VE EKONOMİSİ

Futbol genelde dünyada en sevilen spor dalı olarak öne çıkıyor. Benim de sadece ülke içinde değil tüm dünyadaki gelişmeleri çok zevk alarak izlediğim, okuduğum sadece yarışma anlamında değil ancak işin strateji, pazarlama, organizasyon tarafını da anlamaya çalıştığım önemli bir sektör futbol. Yurt dışında özellikle İngiltere Premier ligi çok yakın takip etmeye çalışıyorum senede 3-4 maçı İngiltere’de izlemeye çalışarak bu sporu daha iyi anlamaya gayret ediyorum. Dünya kupalarına da vakit buldukça gidiyorum, dünya 3.sü olduğumuz Kore’deki turnuva ile Güney Afrika’daki turnuvayı yerinde izlemiş ve o ortamın güzelliğini hissetmeye çalışmıştım.

Bugün başlayacak olan dünya kupası ile ilgili futbol analizleri çokça karşımıza çıkıyor ancak bu işin ekonomisi nasıl çalışıyor, katılan takımların değerleri nedir, bu değerlerin sonuçlara yansıması ne olacak ve de bu ekonomide organizasyonu yapan ülkeler bundan fayda sağlıyorlar mı kısmını merak ettiğimizde ortaya aşağıdaki tablo çıkıyor.
 
Bugüne kadar organize edilen dünya kupalarında, Japonya ve Kore’nin stat ve diğer sabit yatırımlara 4,5 milyar $, Fransa’nın 1 milyar $ (500 milyon $ sadece Park de France stadına), Almanya’nın 2 milyar $, Güney Afrika’nın ise 1 milyar $ civarında sabit yatırım yaptığını görüyoruz. Almanya’ya 2 milyon civarında turist gelirken ortalama 1 hafta kalıp 1000 € civarında bir harcama yaptığını görüyoruz. Buna karşın Güney Afrika’da ise 350.000 civarında turist gelirken uzaklık ve özellikle güvenlik sorunu bu sayının bu kadar düşük olmasına yol açtığı belirtiliyor. Diğer yandan bu turnuvaya gelen turistlerin bıraktıkları gelir aslında diğer turistlerin bıraktıklarının en az 2,5 misli olarak tahmin edilmektedir.
 
Son yıllardaki organizasyonlarda bu turnuvanın geçmiş turnuvalara göre ülke milli gelirine daha olumlu katkı sağladığını görmekteyiz. Nitekim Amerika’da ülke bazında olmasa bile yapılan çalışmalarda örneğin Boston’da yıllık milli gelirin %2,55 arttığı, maçların oynandığı diğer şehirlerde de önemli artış görüldüğü tespit edilmiş, Japonya’da %0.6lık, Kore’de %2,2lik, Almanya’da ise %0,3 lük bir milli gelir artışı hesap edilmiştir. Eski yıllara baktığımızda ise Güney Amerika’da yapılan iki dünya kupası dışında diğer ülkeler enteresan bir biçimde bir sonraki yıl milli gelirlerinde daralma yaşamışlardır. Güney Amerika’da yapılan ve büyüme sağlanan iki turnuva ise Arjantin ve Meksika’da olmuş ancak bu iki ülkede turnuvayı düzenledikleri yıllarda küçülme yaşadıktan sonra ciddi anlamda büyüme gerçekleştirmişlerdir (tabii bu baz efekti midir yoksa turnuvanın direkt katkısı mıdır bilmek pek mümkün değil). Son yıllarda düzenlenen turnuvalardan sonra o ülkelerin ekonomisinde yaşanan ilave büyümelerin bu turnuvaların daha profesyonel anlamda düzenlenmesinden kaynaklandığını düşünmek hiç de yanıltıcı olmaz.
 
Bu tür turnuvaları kendi ülkelerinde yapmak üzere hazırlanan ülkelerin sayısındaki artış artık bu gelirlerin yatırım maliyetini rahatlıkla karşılayabileceği ve ülkeye ciddi anlamda bir artı değer sağlayacağı beklentisinden kaynaklanmaktadır. Nitekim buna bir örnek; son yıllarda bu turnuvaya talip olan Amerika’nın başvurusunda bu turnuvadan 5 milyar $ pozitif katkı bekleme hesapları yapmasıdır. Bu ülkede futbolun pek fazla talep görmemesine rağmen böylesine pozitif bir beklentinin olması, artık futbolun gerçek anlamda bir Show Business olarak görülmesi ve pazarlama ve satış anlamında değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır.
 
Turnuvalarda öne çıkan bir diğer konu ise ülke takımlarının değerleri ile alınacak sonuçlar konusunda bir ilişki olup olmaması; bugüne kadar yapılan turnuvalar genelde en değerli takımların çeyrek finalden itibaren pozitif anlamda ayrıştıklarını gösteriyor.
 
Takımların değerlerinin oluşmasında futbolcuların kulüplerinden aldıkları ücretler, istatistikleri, yaşları ve geçmiş performansları dikkate alınmakta ve değerler buna göre belirlenmektedir. Bu turnuvada en değerli takım olarak 718 milyon $ ile Brezilya ve bu takımda en değerli oyuncu ise 88 milyon $ ile Neymar olarak gözüküyor. İkinci olarak ise İspanya’nın değeri 673 milyon $ olarak hesaplanırken en değerli oyuncusu olarak İniesta 75 milyon $ olarak gözüküyor. Diğer yandan üçüncü en değerli takım olarak Arjantin gösterilirken en değerli futbolcusu 163 milyon $ ile Messi, dördüncü takım olarak ise Almanya 621 milyon $ gözükürken 61 milyon $ ile Götze en değerli oyuncu olarak öne çıktı. Messi tek başına turnuvaya katılan takımlardan daha değerli olarak gözüküyor. Bu takımlar: Gana, Nijerya, Yunanistan, Kore, Avusturalya, Cezayir, Meksika, Kosta Rika, Ekvator, Honduras, İran ve Amerika olarak gözüküyor. Bu takımlardan birinin dünya kupasında yarı final oynaması bile bu takımlardaki oyuncuların değerlerinin katlanmasına yol açabilecektir.
 
Parasal değerlemeler sonrası yarı finalin dört finalistinin Brezilya, İspanya, Arjantin ve Almanya olarak ortaya çıktığını, finalin adının ise Brezilya ve İspanya olması gerektiğini söylüyor.
 
Tabii sporda her şey para ile ölçülemez diyenler ile para o takımın performansının bir ölçüsüdür diyenler arasındaki farklı yorumlara en iyi cevabı Dünya Kupasına katılan takımlar verecek.

İyi seyirler..






 


11 Haziran 2014 Çarşamba

DÜNYA SİGORTACILIĞINDAKİ SON TRENDLER

Küresel ısınma, müşteri alışkanlıklarındaki değişim, mobil ve bilgi teknolojilerindeki gelişmeler ve tabii ki dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durum; sigorta endüstrisinde değişimi hızlandıran etkenler olarak ortaya çıkmıştır Amerika ve Avrupa’nın hala ekonomik krizi atlatamamış olması bu pazarlarda ön planda olan hayat sigortacılığında sorun yaratmaya devam etmiş, hayat sigortalılarının getiri beklentilerine cevap veremeyen sektörde ciddi daralmalar oluşmuştur. Diğer yandan bu düşük getiriler büyüme dışında sektör için karlılık anlamında da çok önemli etki yaratmaya başlamış olup özellikle Almanya’ da getiri garantisi verilerek satılan hayat ürünleri, garanti verilen getiri ile bugünkü düşük faizler arasındaki fark kadar sigorta şirketlerinin karlılıklarını olumsuz anlamda etkilemektedir Diğer yandan yaşlanan nüfus (longevity) sigorta endüstrisi için çok ciddi sorun teşkil etmekte özellikle hayat sigortacılığında kullanılan aktueryal hesaplamalar bugünkü yaşam süresindeki değişimleri öngöremediğinden sigorta sektörü önemli ölçüde maliyet yüklenmektedir. Bu olumsuzluklara karşın sigorta sektörü bu segmente özgü yeni ürün geliştirme çabalarına girmiş ve bu ürünleri pazarlamaya ve bu segmentten girdi sağlama arayışlarına başlamıştır. Özellikle bu segmente dönük evde bakım ve benzeri ürünler son dönemde en fazla rağbet gören ürünler olarak öne çıkmaktadır Kanun ve yönetmeliklere uyum konusu da sigorta sektörünü ciddi anlamda etkilemeye devam etmektedir. Uzun tartışmalar sonrasında 2016 yılına bırakılan Solvency 2 ye geçiş konusu çoğu sigortacı için hala önemli ölçüde korku kaynağı olmaya devam etmektedir. Bu arada özellikle son dönemde yapılan denetimler sonucunda; çifte fiyatlama (double pricing) ,yan satış olarak ta adlandırılan sigortalının bilgisi olmadan yapılan satışlarda tespit edilen önemli aksaklıklar şirketlerin iş yapma modellerini değiştirecek gelişmeler gibi gözükmektedir. Diğer yandan risk yönetimi ve sermaye yeterliliği konuları, bunun yanında hayat ürünlerinin daha fazla müşteri dostu ve müşterinin anlayacağı bir anlayışla düzenlenmesi ihtiyacı, denetleme mekanizmalarının üzerinde durdukları ve çözümlenmesini sigorta şirketlerinden bekledikleri konular arasındadır Bütün bu gelişmeler ışığında sigorta şirketlerinin bu gelişmeler cevap verecek bir takım uygulama değişikliklerine gitmesi kaçınılmaz olmuş olup bu konularda şirketler önemli stratejik yaklaşımlar oluşturma çabası içine girmişlerdir. Özellikle 2014 yılında bu tür uygulamalardan öne çıkanlar sırası ile aşağıdadır 1.Kendi organizasyonlarını tekrar gözden geçirmeleri ve yeniden yapılanmaları gereklilik gibi gözükmekte, özellikle maliyet düşürücü önlemler ile birlikte marjların arttırılmasına dönük çalışmaların yapılması en önemli öncelik haline gelmiştir. Mali gelirin giderek düşmesinin yanında büyüme gerçekleştiremeyen bir endüstride içeriye odaklanmak ve özellikle hasar yönetimine ayrı bir önem verilerek bu alanda çok ciddi değişimler gerçekleştirmek ve analizleri doğru biçimde bu alanda da kullanarak en doğru sonuçlar çıkararak bunu iş kabul anlamında kullanmak gereklilik haline gelmiştir. 2.Değişen kanun ve yönetmeliklere uyum sağlamak, özellikle denetleyen otoritelerin şirketlerin sermaye yeterliliği, komisyon oranları ve özellikle müşterinin istismar edilmemesi konusunda çok ciddi yaptırımlar getirmesi şirketlerin gerek ürün ve gerekse iş yapma biçimlerini bu taleplere uyumlu hale getirmesine yol açmıştır 3. Hedeflenen segmentlerdeki müşterilere uygun doğru ürün ve hizmet geliştirilmesi giderek önem kazanmaya başlıyor, özellikle cyber risk olarak tanımlanan ve kısaca dataların çalınması şeklinde özetlenebilen risklerin giderek önemli bir tehdit olarak algılanması bu alanda talebin artacağı beklentisini de beraberinde getiriyor, oto sigortalarında tüm ülkelerde devam eden fiyat savaşlarında özellikle aggregetor kanalı ile satışların artış trendine girmesi de satış kanalları arasındaki rekabetin artarak devam edeceğini gösteriyor 4. Dijital yatırımlarını arttırmak sureti ile bağlı (connected)müşteriler yaratmak hemen hemen tüm şirketlerin uygulamaya başladıkları önemli bir strateji olarak görülüyor, tabii bu alanda dijitallleşmenin içinin doğru doldurulmadığı ve bu alanda ciddi kafa karışıklığı olduğu da görülüyor, dijitalleşmenin sadece direkt satışa geçme olmadığını dağıtım kanalı, müşteri, hasarın taraflarına yeni kanallar üzerinden ulaşmayı kapsadığını, bunun yanında bu alandaki gelişmenin özellikle müşteri bilgilerine direkt ulaşma ve bu alanda bilgi biriktirme konusunda sigorta şirketlerine çok önemli avantaj yaratma potansiyeli taşıdığını da söylemeliyiz, diğer yandan sosyal medya ve mobil teknolojilerinin doğru kullanılması ve yönetilmesi de şirketlerin üzerinde durması gereken en önemli bir diğer konu olarak gözüküyor 5. Datanın yönetilmesi ve big data yönetimi sonucunda daha doğru stratejik kararlar üretilmesi de bir başka önemli alan olarak görülüyor, özellikle hangi müşterinin hedefleneceğinden başlayarak, çapraz satış, yeni müşteri yaratma,iş kabul, fiyatlama, ürün oluşturma, hasar, dağıtım kanalı yönetimi gibi konularda geçmişe göre daha gelişmiş analiz imkanlarının oluşması ve oluşan tespitleri uygulama imkanı yaratılması şirketlerin farklılaşmasına yol açacak bir imkan olarak gözükmektedir 6. Özellikle Avrupa’da genişleme imkânının çok sınırlı olması şirketleri yeni pazarlarda büyüme arayışına itmekte bu bakımdan sürekli olarak bu alanda yeni girişimler gözlenmektedir. Daha önce büyük heveslerle girilen Rusya, Orta ve Doğu Avrupa’daki yatırımlardaki beklentilerin karşılamaması sonucunda bu pazarlara olan taleplerin düşmesi, Çin piyasasındaki inanılmaz potansiyele rağmen bu piyasaya giriş ve çalışma zorlukları, şirketleri 2000 yılların hemen başında çıkılan Güney Amerika piyasasına tekrar girmeye yöneltmiş diğer yandan Asya ve Afrika'daki büyüme potansiyeli bu bölgelerde ciddi satın alma beklentisi oluşturmuştur 7. İklim değişikliği ve çevre sorunlarına dönük risklerin artması ve buna uygun teminat verilmesinde önemli darboğazlar oluşması bu yıl ve gelecekte sigorta endüstrisinin gündemini fazlası ile meşgul edecek konular gibi gözüküyor, bu alanda gerek reasürans imkanlarının arttırılması için katastrofik bonoların kullanımının artması diğer yandan devletin bu riske ortak edilmesi konusundaki çabaların önümüzdeki dönemde artacağı gözükmektedir 8. Şirket yönetimlerinde tek güç yönetiminin giderek yerini kurumsal risk yönetimine terk etmesi, yönetim kurulu üyelerinin daha fazla alanda aktif görev alması, iç denetim , iç kontrol ,uyum bölümlerinin daha etkin çalışması, elementer sigortacılık alanında aktüeryal yaklaşımın giderek yaygınlaşarak organizasyonun değişik alanlarında kullanılmaya başlanması önümüzdeki dönem organizasyonel anlamdaki değişiklikler olarak ön plana çıkıyor 2014 yılında sigorta endüstrisinde ortaya çıkan gelişimlerin ve alınan tedbirlerin ne ölçüde mevcut sorunları gidereceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz, tabii ki yaşayan bir endüstride sürekli yeni sorunlarında ortaya çıkabileceğini de gözden kaçırmamalıyız.

3 Haziran 2014 Salı

SİLİKON VADİSİ ZİYARETİ


AXA grubunun 2014 yılı şirket toplantısı San Francisco’da Mayıs ayında yapıldı. Bu toplantının San Francisco’da yapılma nedeni; dünyanın dört bir tarafından bu toplantıya gelen 168 GSE'nin  (Group Senior Executives) grubun dijital iş yapma biçimine doğru hareketlenmesini sağlayacak düşünce değişimini sağlamak, bunun yanında bu konuda dünyadaki en önemli inovasyon merkezinde çalışan çok sayıda yeni girişimi ziyaret ederek yaratıcılık konusunda algıları değiştirmek ve kendi faaliyetlerine nasıl katkı sağlamaları gerektiğini düşündürmekti.

San Francisco’nun çok canlı bir şehir olduğunu ve şehirde ortalama Amerikalıların kazançlarının çok üstünde bir gelir yaratıldığını ayrıca şehirdeki inşaatların çokluğu ve şehirde farklı bir canlılık hissedildiğini söylemem lazım. San Francisco’nun biraz dışında oluşturulan Silikon vadisinin bir üniversite kampüsü şeklinde düzenlendiği ve işlediğini, insanlarda daha ziyade bir çalışan değil üniversite öğrencisi kıvamının açık şekilde görüldüğünü söyleyebilirim. Vadide esnek çalışma saatlerinin tüm şirketlerde uygulandığını özellikle çalışanların mesai saatlerinde, istedikleri zaman bahçelerdeki banklarda oturarak kahvelerini içtiklerini, giyimlerinin bu rahatlığı yansıttığını herkesin bir şeyler yaratmasını sağlayacak bir ortamın içinde yaşadıklarını söyleyebilirim. Bütün bu rahat ortamı sağlamakla birlikte tüm yöneticilerin tek söylediği iş kuralının; şirketlerine en iyi elemanı almak, en yüksek performansı beklemek ancak bu gerçekleşmezse hemen işten atmaktı. Diğer yandan performansı yüksek olan çalışanların şirketler tarafından hisse devri yapılarak elde tutulmasının da çok yaygın bir insan kaynakları uygulaması olduğu ifade edildi. Diğer yandan ilgi çekici bir diğer nokta bu şirketlerde çalışanlara mesleği ne olursa olsun genelde "engineer" denmesiydi. Şirketlerde çalışanları motive etmek üzere şirketlerde ortak gördüğüm nokta şirket restoranlarının abartılı bir biçimde büyük, inanılmaz çok çeşitli yiyecekle donatılmış olması, nerdeyse tüm dünya mutfaklarını içeren bir biçimde dizayn edilmesi ve tüm gün canlı biçimde faal olmasıydı. Diğer yandan bu binalarda spor merkezlerinin sürekli kullanıldığını görmek, hatta gün içinde dersler konulması, oyun salonları oluşturulması ve çalışanların tüm gün boyunca bu imkânlardan yararlanması yine dikkat çeken şirket uygulamalarıydı. Silikon vadisinde sokaklarda en az 10 Google Aracının dolaştığını gördüm bu araçların gelecekteki araç kullanım alışkanlıkları ve trafik düzenini, hatta sigortacılık sistemini nasıl kökten değiştirebileceğini düşünmeden edemedim.

 Bu seyahatte Google'ın geliştirme bölümünün başındaki Sebastian Thrun ile konuşma imkânı bulduk. Kendisi ayrıca Stanford Üniversitesinde Profesör olarak “Artificial intelligence” bölümünün başında çalışmalarına da devam etmekte, özellikle üniversite bünyesinde uzaktan erişimle kendi bölümüne dünyanın çeşitli ülkelerinden çok ciddi seçim sonucu ilave 4000 kişinin devam edebildiğini ve 27.000 USD olan yıllık ücret yerine 6.000 USD ücretle bunu yapabildiklerini anlattı. Thrun özellikle Google Aracı ve son dönemde üzerinde çalıştıkları Google Gözlük gibi yenilikleri anlattı ve her alanda yapmak istediklerini belirtti özellikle ellerindeki inanılmaz sayıdaki kullanıcı bilgisi ve bu bilgilerden elde edebildikleri kullanıcı eğilimlerini kullanma yolu ile her alanda başarılı olabileceklerinin sinyalini verdi.
 




 
 Silikon vadisinde bulunan şirketler dışında San Francisco'nun sokaklarında çok sayıda ofiste çok sayıda yeni girişim (start up) görmekte mümkün, bu girişimlerin çoğunda tek yada ortak gençlerin oluşturduğu projeleri, geliştirdikleri bu projeleri uygulamaları için 50-100.000 USD civarında bir kaynağı çevrelerinden yada melek yatırımcılardan aldıklarını daha sonra işin tutması durumunda bu işi ya satıp yada eğer geri dönüş beklentisi büyükse halka açılmayı denediklerini gördüm. Bazı girişimlerde 18-25 yaş arasında girişim sahiplerinin olduğunu bu kişilerin 50-60 yaş aralığında CEO’ları istihdam ettiklerini bu girişimci gençlerin daha öncede birkaç girişim kurup sattıklarını duydum. Diğer önemli bir tespitimde buradaki insanların dünyanın dört bir yanından gelerek burada iş yapmalarıydı, yani burada Amerikalı olanlar benim gördüğüm işletmeler için söylüyorum; çoğunluk değildi.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

San Francisco’daki yüzlerce girişim içinde şu anda faal olan ya da faaliyete geçmek üzere olan bazı girişim şirketleri ile üzerinde yoğunlaştıkları konuları aşağıdaki şekilde özetlemek mümkün;
Fitbit: Spor konusunda aletler üreten performans ölçen, takip eden sistemler oluşturan bir girişim,
Flyr: Amerika’da havayolunda fiyat alındığında en düşük fiyatı sabitleyerek bir nevi sigortalayan bir sistem,
Poshmark: Kadınları hedefleyen ve alışverişi sosyal medya üzerinde kurgulayan bir girişim,
Lyft: Araçların paylaşılmasını sağlayan bir sistem,
Peek: Turizm alanında seyahat edenlere seyahat sırasında yapılması gerekenler konusunda tavsiye veren bir çalışma,
TruTag: ilaç alanında güvenli ilaç kullanımını sağlayacak bir çözüm 
Kcura and Relativity: Avukatlara yönelik olarak geçmiş davaları ve sonuçlarını aranan konuya uygun biçimde önünüze getiren bir çözüm,
Augmedix: Hasta doktor ilişkilerini takip eden bir dijital uygulama,
Oyster: üyelik sistemi ile kütüphanesindeki kitaplara sınırsız ulaşım imkânı veren bir uygulama,
AliveCor: kalp hastalıkları olanların mobil telefon ile takibini yaparak uyarılar gönderen bir çözüm, gerektiğinde doktorunuza gerekli bilgileri gönderebilen bir uygulama,

 
Bu işletmelerin ürettikleri çözümleri incelediğinizde hayatın çok küçük bir alanındaki ihtiyacı tespit eden bu alanda sade, kolay, akıcı çözümler bulan ve bunu yaygın olarak kullandığımız mobil telefon ya da benzeri sistemlerle uyumlu hale getiren bir düzenleme ile kullanıcının hayatını kolaylaştırmayı amaç edindiklerini gördüm.

Bu seyahatin benim için özeti; hayatın her alanında geleneksel şirketlerin karşısına bu tür uygulamaların çıkabileceği, bu yenilikçi çözümlerle hala eski anlayışla devam eden şirketlerin rekabet etmesinin güç olduğu, bu tür girişimlerle ortak çözümler üretecek stratejik beraberlik ya da bu girişimlerle rekabet edebilecek yapısal alt yapı değişikliklerini bir an önce devreye almak dışında şirketlerin bu gelişmelerle başa çıkabilmelerine olanak olmadığıydı.

Bir kez daha bilgiyi toplayan, ona hükmeden kuruluşların önümüzdeki dönem aslında nasıl bir güç elde ettiklerinin farkına vardıklarını ve çeşitli sektörlerde bu bilgiyi kullanarak o sektörün çalışma biçimlerini değiştirerek o sektörü nasıl alt üst edeceklerini çok yakın zamanda göreceğiz diye düşünüyorum. 

Cemal Ererdi